Sungur Ağabey Ve Hareketli Bir Hafta

Pursaklar, Akyurt ve Çubuk ilçelerinden beşer kişilik gruplar hâlinde konvoy yaparak Çankırı’nın Çerkeş ilçesine Cumartesi dersi için gidiyorduk. İnişli çıkışlı dağ yollarında ilerlerken telefonum çaldı. Oğlum Mehmet Said arıyordu. “Baba! Sungur Ağabeyin internetten vefat haberini okudum. Yarın ikindi namazında Fatih Camii’nde cenaze namazı kılınıp Eyüp Sultan Kabristanına defnedilecekmiş. Bu durumdan haberin oldu mu?” diye sordu. “Şimdi senden duyuyorum. Arkadaşlarla istişare edelim, gerekeni yaparız” dedim.

Hayalim kırk sene öncesine gitti. 1969 yılında Risale-i Nurları ve cemaati tanımış ve fevkalâde etkilenerek hayatımı bu iman ve Kur’ân hizmetine vakfetmeye karar vermiştim. İki sene cemaat içi aktif faaliyetler esnasında, 1971 yılı iki Nisanında Zübeyir Ağabeyin vefat haberi Türkiye’nin her tarafına ulaştığı gibi, Karadeniz Ereğli’ye de geldi. Bir minibüs kiralayarak gece İstanbul yoluna koyulduk. Bediüzzaman Hazretlerinin “Bu güzel dünya cenneti gibi İstanbul” dediği bu şehre ilk defa gidiyordum. O zaman yirmi yaşlarında bir delikanlıydım. Zübeyir ve Sungur Ağabey gibi diğer saff-ı evvel Nur Talebesi ağabeylerin Afyon müdafaalarını okuyarak cesur birer İslâm fedaisi olabilmek için gayret ediyorduk. Zübeyir Ağabeyin vefatı münasebetiyle, henüz görmediğimiz bu kahraman ağabeyleri görebilme heyecanı ruhumuzu kaplamıştı. Sabahleyin Nurtaşı Dershanesine ulaştık. Kalabalık bir cemaat, Anadolu’nun her tarafından gelip ders dinliyorlardı. Biz de katıldık. Daha sonra Zübeyir Ağabeyin cenazesinin bulunduğu Kirazlı Mescit sokağındaki Süleymaniye Dershanesine geçtik. İlk defa Mustafa Sungur, Bayram Yüksel ve diğer ileri gelen Nur Talebesi ağabeyleri orada gördüm. Bu arada teberrüken yüzünü açtılar. Zübeyir Ağabey sanki uyuyor gibiydi. Yüzünde vefat etmiş bir insanın hâli hiç yoktu. Naaşı, Fatih Camii’ne götürüldü. Öğle namazından önce ve sonra yağan yağmur dinmiş, hava günlük güneşlik olmuştu. Muhteşem bir kalabalıkla cenaze namazını kılıp, Eyüp Sultan Kabristanına kadar omuzlarda taşıyarak defnetmiştik. Sungur ve diğer ağabeyler bu vazifede hep ön saftaydılar. Necmettin Şahiner’in kabristanda megafondan okuduğu 20. Mektub’daki “Mevt, idam değil, hiçlik değil..” diye devam eden Risale dersi hâlâ kulaklarımda çınlıyor.
1973 yılı 3 Temmuzunda askerden terhis olup İstanbul’da vakıflığa başladığımda bir ay kadar Nurtaşı dershanesinde kaldım. Oradan, daha rahat Risale okumam için Karagümrük dershanesine gönderildim. Bir aya yakın bir zaman orada kalırken, Tahirî Ağabeyin kaldığı Koca Mustafa Paşa semtindeki dershaneye çağrıldım. Tevruz Apartmanı yedi katlı ve dershane yedinci kattaydı. Niçin çağrıldığımı bilmiyordum. Merakım had safhadaydı. Özel bir odada toplantı vardı. Geldiğimi haber verince beni odaya aldılar. Hayretten donakalmıştım. Tahirî, Bayram, Sungur, Abdullah Yeğin ve Hüsnü Bayram gibi Nur Cemaatinin ön safındaki ağabeyler hep oradaydı. Selâm verdim ve hicap ederek kapının yanına diz çökerek oturdum. İlk sözü Sungur Ağabey aldı ve “Sami kardeş! Diğer konularla birlikte senin durumunu da konuşuyorduk. Siirt vilâyetindeki kardeşler iki katlı mülk bir dershane yapmışlar. Benden bir vakıf istediler. Onlara söz verdim. Seni oraya göndersek gider misin?” diye sordu. Sürekli risale okumanın verdiği enerjiyle hizmet heyecanı ile dopdoluyduk. “Ağabey! Biz hayatımızı bu iman ve Kur’ân hizmetine vakfettik. Siz Japonya deyin, biz oraya da gideriz” dedim. Bayram Ağabeye döndü “Gördün mü Bayram kardeş! Bu delikanlı Siirt’e gitmek istiyor.” Fakat Bayram Ağabey kararlıydı. Ankara Siteler semtinde bir esnaf ağabeyin bağışladığı ve iki yüz elli metrekarelik iki daireden meydana gelen dershaneye bir vakıf lâzımdı. Yapılan müzakereler üzerine Bayram Ağabeyin ısrarı ağır bastı ve o şefkatli insan Sungur Ağabey talebinden vazgeçti. Böylece biz de Ankara’ya gelmiş olduk. Kırk yıldır da Ankara merkezli Nur hizmetleriyle hayatımız devam ediyor, elhamdülillah. Bu zaman zarfında Sungur Ağabeyle çok görüşmelerimiz ve hâtıralarımız oldu.
Çankırı ilinden de gelen iki taksilik katılım ve Çerkeş’in kalabalık cemaatiyle bu ortak Cumartesi dersi, hepimiz için bir feyiz ve şevk kaynağı oldu. Bundan sonra her iki ayda bir dönerli olarak böyle ortak ders yapma kararı hepimizi memnun etti. Dersten sonra Erdinç, Sabahattin ve Mustafa kardeşlerle yaptığımız istişare sonucu, Ankara’ya dönmeyip İstanbul’a devam etmeyi kararlaştırdık.
Pazar sabahı namazı müteakip cenaze namazına yetişmek için İstanbul yolundayız. Dört buçuk saat süren bir yolculuktan sonra Eyüp Sultan Camii’ne ulaştık. Öğle ezanı yeni okunmaya başlamıştı. Hemen abdestleri tazeleyerek namaza yetiştik. Cemaat çok kalabalıktı. Ancak hasırlar üzerinde avluda namazımızı kılabildik. Fatih Camii’nde yer kalmadığı haberi gelince, ikindi namazını Şekerci Han dershanemizde kılıp acele cenaze namazına yetişmek için harekete geçtik. Fatih Camii’nde mahşerî bir kalabalık vardı, avluya dahi giremedik. Malta Çarşısının Sokağı da doluydu. Diyanet İşleri Başkanının mikrofondan gelen tekbir sesine tâbi olup, cenaze namazını kılarak, Eyüp Sultan Kabristanından Sungur Ağabeyi berzah memleketine, Resûlullah’ın (asm), Üstadın ve sâir Nur Talebelerinin yanına uğurladık. İşte hayat böyleydi. Koca bir çınar daha göçmüş, Risale-i Nur semâsından bir yıldız daha kaymıştı. O gece sür’atle Ankara’ya döndük.
Pazartesi sabahı saat sekiz uçağıyla tekrar İstanbul’dayız. Celaleddin kardeşin kaptanlığında Sultanbeyli’ye geçtik. Yetmiş civarındaki vakıf kardeşlerle gün boyu istişarelerde ve şevk alış verişinde bulunduk. Aynı akşam vazife icabı, yeni vakıf adaylarının kaldığı hizmet merkezindeyiz. İki gün boyunca onlarla nübüvvet konusunu ve Risale-i Nur’un meslek meşrep prensiplerini, Yeni Asya olarak bizi biz yapan temel prensiplerimizi paylaştık. Çarşamba akşamı gece on bir uçağıyla Ali ve Ömer Ağabeylerle Ankara’ya döndük.
Çok hareketli geçen bir haftaydı. Önceden plânlandığı için Perşembe sabahı hızlı trenle Konya yolundayız. İki saat süren bir yolculuktan sonra istasyonda Yasin kardeşle buluştuk. Öğle ve ikindi namazlarını müteakip Kitap Fuarına geçtik. Konya’da kitaba ve fuara alâka, tahminlerin bir hayli üstündeydi. Kon TV’deki altıyı on geçe başlayacak canlı yayın programına birkaç dakika kala ancak yetişebildik. Bir saate yaklaşan “Teröre Bediüzzaman çözümü” konusunun muhtevası çok doluydu. On bir çözüm teklifinden ancak üçünü konuşabildik. 2 Ocak 2013 Çarşamba akşamı aynı saatte konuyu tamamlamak için anlaşarak oradan ayrıldık. Saat sekizde “Vatan ve millet birliğinde inanç temeli” konulu bir konferansımız vardı. O vazifeyi de ifâ ettik.
Cuma sabahı sekiz otuzda yine hızlı trenle Ankara yolundayız… Böylece, çok hareketli geçen bir haftayı da sevaplarıyla birlikte âhiret âlemlerine gönderdik. Bütün bunlar ise, Rabbimizin fazlından birer lütuf, ihsan ve ikramdı, elhamdülillah. Ona ne kadar şükretsek yine de azdı.