Demirel’den önemli bir hatıra

Doksan bir senelik ömrünün elli senesi devlet ve millet hizmetinde geçen, Menderes’ten devraldığı Demokrat Misyon bayrağını şan ve şerefle dalgalandıran, sessiz sedasız dine hizmet ettiği halde, dinin mukaddes değerlerini siyasi ikbal ve heveslere tabi ve âlet etmeyen 9. Cumhurbaşkanı merhum Süleyman Demirel ile hem vazife başında iken hem de emekli olduktan sonra defalarca görüşmelerimiz oldu. Çoğu insanlar gibi onunla bir hayli hatıralarımız var. Çok önemli gördüğüm bir tanesini okuyucularımızla paylaşmak istiyorum.

Yeni Asya Ankara bürosunu ziyarete gelen eski Demokrat Parti Muş milletvekili merhum Gıyasettin Emre, 28 Şubat sürecinde, Cumhurbaşkanı Demirel’in uygulamalarını eleştiren iki sayfalık bir telgraf çekmiş. Demirel ise, telgrafla cevap vermek yerine, onu cumhurbaşkanlığı köşküne davet ederek iki saat baş başa görüşmüşler. Bu görüşmedeki konuşmaları bizimle paylaştı. Çok önemli şeyler söyledi.

Merhum Süleyman Demirel’i cumhurbaşkanlığından sonraki bir ziyaretimizde bu hatırayı sordum. Beraber gittiğimiz gruptaki arkadaşların konuşmalarından sonra söz aldım: “Sayın Cumhurbaşkanım! Sizin tarihe mâlolmuş pek çok sözleriniz var. Ben bir kısmını hatırlıyorum. Meselâ; 1969 genel seçimleri için gittiğiniz Sakarya Cumhuriyet Meydanında “Bu millet göğsünü gere gere ben Müslüman’ım diyebilmelidir.”dediniz. Hemen söz aldı ve “Asıl kabadayılık üç devlet adamının asıldığı bir Türkiye şartlarında o sözleri söyleyebilmektir. O günler bu günlere benzemez.”dedi. Ben devamla “Tespih çekenle tetik çeken bir tutulamaz. Karl Marks’ın Manifestosunun serbestçe satılıp okunduğu bir Türkiye’de, Risale-i Nurları suç saymak mümkün değildir.”dediniz. Başını sallayarak bunları tasdik etti. Ben yine devamla “28 Ekim 1990 tarihinde Kocatepe Camiinde Bediüzzaman mevlidi yaptığımız zaman siz telgrafla “Büyük İslâm âlimi Bediüzzaman Hazretlerinin ruhuna ithaf edilmek üzere okuttuğunuz mevlitten dolayı sizleri tebrik ediyor ve başarılar diliyorum.”dediniz. Ana muhalefet lideri başkanı sıfatıyla söylediğiniz bu sözlerden dolayı medya dünyası üzerinize geldi ve irticanın başı olan bir zat için nasıl büyük İslâm âlimi dersiniz?”dediler. Siz ise “Bediüzzaman Hazretleri büyük bir İslâm âlimidir. Ona büyük âlim demeyenin alnını karışlarım diyerek geri adım atmadınız. Daha sonra “Sayın Cumhurbaşkanım! 28 Şubat uygulamalarından dolayı merhum Gıyasettin Emre size sitem yüklü bir telgraf çekmiş. Siz de onu köşke davet etmiş ve iki saat baş başa görüşmüşsünüz. Bu görüşmeyi bizimle paylaştı. Orada konuşulan konuşmaların teyidini veya tashihini arzu ediyoruz. Siz demişsiniz ki “Gıyasettin Bey! Siz benim yerimde cumhurbaşkanı olsaydınız, önünüze insan boyunda istihbarat dosyaları gelseydi ve asker tarafından ilk etapta üç bin, toplamda on bin insanın faili meçhul cinayetlerle imha edileceği ve çok kanlı bir ihtilâlle meclisin ve partilerin kapatılacağı haberi gelseydi siz buna razı olur muydunuz?” Gıyasettin Emre “Aman Efendim! Buna kim razı olur.”demiş. Siz tekrar “İşte ben ülkemin böyle yeni bir kanlı ihtilâle düşmemesi, meclisin ve partilerin açık kalması ve demokrasi içinde işlerin halledilmesi için böyle bir yol takip ettim. Meydana gelecek bütün hücum ve karalamalara göğüs gerdim. Ben mahşer günü hesabımı Allah’a vereceğim. Vatan sağ olsun, millet sağ olsun.”demişsiniz. Bunun mahiyeti nedir?”diye sordum ve merakla beklemeye başladık. Demirel biraz düşündükten sonra “Gıyasettin Emre mert bir adamdır. Doğru sözlü bir adamdır. Fakat şimdi merhum olmuş bir insanı yalancı çıkarmak istemem. Ben o konuşmanın ikinci kısmını her zaman söylüyorum. Ben hesabımı Allah’a vereceğimi biliyor ve ifade ediyorum. Fakat o konuşmanın birinci kısmı için hafızam bana yardım etmiyor.”dedi. Demirel’ce bir cevap vermişti. Devlet adamlığı da zaten buydu. Bir kısım bilgiler kendisiyle birlikte mezara gitmeliydi.

Bu gün basın dünyasının bir kısmı da itiraf ediyor k, Demirel siyasi içtihadıyla kanlı bir darbenin önünü almış ve engellemişti. Bunun bedelini ödemeyi de göze almıştı. Vefat ettiği halde ona hâlâ vurmaya devam edenlerin haddi hesabı yok. Gıybet ederek sadece onun günahını alırlar.

Ezan-ı Muhammediye’nin okunmaya başlandığı 17 Haziran 1950 tarihinden altmış beş sene sonra, sene-i devriyesi olan 17 Haziran 2015 Çarşamba gecesi baki âlemlere göç eden Süleyman Demirel, on binlerce sevenleri tarafından Cuma günü Kocatepe Camiinden, Cumartesi günü de İslâm Köy Şehriban Hatun Camiinden uğurlandı. Türkiye’nin dört bir tarafından gönüllü olarak gelen yine on binlerce insan selini orada görmeliydiniz. Yarım asra yakın icraatın içinde ve başında bulunan bir zatın elbette seveni de sevmeyeni de olur. Mühim olan hasenat ve seyyiat muvazenesidir.

Türkiye’de ilk defa Cuma namazı kılan başbakan, meclis ve meydan konuşmalarını “Cenâb-ı Allah yardımcımız olsun.”diye bitiren Süleyman Demirel’e Allah’tan rahmet, kederli sevenlerine sabr-ı cemil niyaz ediyoruz.