- Risale Dersi 2188: Emirdağ Lahikası II 4(230-231-232.mektup)
- Risale Dersi 2187: Emirdağ Lahikası II 3(229.mektup)
- Risale Dersi 2186: Emirdağ Lahikası II 2(224-225-226-227-228.mektup)
- Risale Dersi 2185: Emirdağ Lahikası II 1(221-222-223.mektup)
- Risale Dersi 2184: Emirdağ lahikası 130(218-219-220.mektup)
Devlet ve Cemaatler
Devlet denilen organize güç, farklı dil, din ve ırklardan meydana gelen milletini, otoriter bir yapıyla tek tipleştiren değil, bütün farklılıklara eşit mesafede duran ve milletine hizmet eden kurumsal bir yapıdır.
Yani, milleti sürü gibi gütmek yerine, milletine hizmet eden teknik bir devlettir asıl olan. Gerçek demokrasilerle yönetilen ülkelerde uygulama böyledir. Yani, millet devlet için değil, devlet millet için vardır.
Osmanlı bakiyesi üzerine inşa edilen Türkiye Cumhuriyetinde, cemaatler ve tarikatlar denilen ve farklı metot ve usûllerle dine ve millete hizmet eden topluluklar, bu ülkenin inkârı mümkün olmayan gerçekleridir. Gönüllülük esasına dayanan ve maddî ve manevî fedakârlıklarla hizmetlerine devam eden bu gayretli insanların önünü kesmek değil, bilâkis devlet ve hükümetler tarafından önleri açılmalıdır. Zira milletin dinî değerlerine hizmette, devletin yapamadığı hizmetleri onlar yapıyorlar. Bilhassa genç nesillerin bir kısmının iman ve ahlâk bakımından muhafazasına ve vatansever insanlar haline gelmesine yardım ediyorlar. Genel olarak değerlendirildiğinde, ülke nüfusunun yaklaşık yarısını teşkil eden bu cemaat ve tarikatların devlet tarafından önünün kesilmesi demek, maalesef bindiği dalı kesmek demektir. Devletten bir şey istemeden hizmet eden bu topluluklara, devlet gölge etmesin yeter.
Cemaatlere gelince; adı ne olursa olsun hepsinin aslî vazifesi, inandığı hizmet metodu ve beğendiği insanlarla yalnız ve yalnız Allah’ın rızası için İslâm’a ve insanlığa hizmet etmek olmalıdır. Bunun dışında dünyevî maksatlar araya girerse ters tepki yapar. Maksadına ulaşamadığı gibi, Allah’ın rızasını kazanmak da zorlaşır. Özellikle siyasî partilerle içli dışlı olmak ve onların yan kuruluşu gibi çalışmak, dînî cemaat ve tarikatlar için intihardan farksızdır. Kısa veya uzun vadede kadrolaşarak, şuurlu ve hedefli bir tarzda bürokrasiyi elde etmek gibi gayretlerin olması cemaat ruhuyla bağdaşmaz. Bu temel esaslara binaen Bediüzzaman Hazretleri, Nur Talebelerini şiddetle menfî siyasetlerden uzak tutmuş ve devlet ve bürokrasiyi ele geçirmek gibi bir hedefi asla göstermemiştir. Farklı mülâhazalarla cemaat ruhu ve maksadına ters hareket edenler, mutlaka bir gün bedelini öderler. Doğru İslâmiyeti ve İslâmiyete lâyık doğruluğu yaymak, yaşamak ve yaşatmanın dışındaki yollara sapılmamalıdır ki, ihlâs ve rıza-yı İlâhî zedelenmesin.
Gerçek demokrasilerde olmayan ve mevcut anayasa varken gizli anayasa diye nitelendirilen Millî Güvenlik Siyaset Belgesine göre hareket eden, aldığı kararlar tavsiye adı altında hükümetlere emir mahiyetini taşıyan Millî Güvenlik Kurulu 25 Ağustos 2004 tarihinde yaptığı toplantıda, Gülen grubu, Nurcular, Süleymancılar gibi cemaatleri ve Kadirî ve Nakşibendî gibi tarikat gruplarını bitirme plânını, on sene sonra 2014’te yeni yapılan MGK toplantısıyla hayata geçirdi. Bunu da dindar bilinen bir hükümetin eliyle yapıyor. Hükümet de heves ve heyecanla Millî Görüş geleneğinden gelenler hariç, hiçbir ayırım yapmadan, bürokrasiden tecrübeli kadroları tasfiye etmeye devam ediyor. Ehil eller gidiyor, devlet kadroları ehliyetsiz ellerde perişan ediliyor. Tasfiye etmek için de bir kulp takmak kâfi geliyor. Hâlbuki Mekke fethedildiği zaman, Kâbe’ye hizmet eden kişiden anahtar alınınca âyet nazil oldu “Emaneti ehline verin.”
Yaklaşık on bin civarında bürokrat çeşitli bahanelerle havuza alınmış. Odası, masası ve bütün yetkileri elinden alınan, kimisi genel müdür, kimisi daire başkanı, kimisi şube müdürü olan bu insanlar, ayda bir maaş almaya gidiyorlar ve emekli olmaya zorlanıyorlar. Yerlerine getirilen hükümet yanlıları kadrolara yetmeyince, Ergenekoncusuna varıncaya kadar ehil olmayan insanlar yerleştirilebiliyor.
Hukukta suçun şahsîliği prensibi vardır. Gerçekten suç işlenmişse, suçu işleyene münhasır bırakmak lâzımdır. Yoksa yirmi otuz seneden beri devlet tecrübesine sahip başarılı insanları, kendilerine göre cemaat sohbetlerine katılıyor diye bürokrasiden dışlamak ve yetkisiz hale getirmek, tek kelimeyle hem zulüm hem de kul hakkıdır. Üçlü kararnameyle zamanında atanmış olanları aynı usûlle ve sudan bahanelerle devre dışı bırakmak, sebep olanları kul hakkı yemek durumuna düşürür. Cumhurbaşkanı, başbakan, bakanlar ve onların adına emirlerini uygulayanların tamamı, müteselsilen mahşer günü bunun hesabını verirler. Kul hakkı demek, sadece birisinin malını veya parasını gasp etmek değildir. Birisinin hakkı olan bir şeyi emirle elinden alıp, hak etmeyenlere vermek kul hakkının ta kendisidir. Sebep olanların âhiret âleminde işleri pek zordur. Bu dünyanın makamları da hayatı da pek çabuk geçicidir. Asıl hayat ise, âhiret hayatıdır. Bunu böyle bilen, hayatını ona göre tanzim etmelidir. Aksini yapanlar ise, bedelini hem bu dünyada hem de âhirette öderler.
Hülâsa; devlet de, cemaat ve tarikatlar da vazgeçilmez gerçeklerdir. Devlet, devlet gibi davranarak demokratik teâmüllerden, hukuk ve adaletten asla sapmamalı; cemaatlerde cemaat vasfını korumalıdır. Herkes kendi durumu ve konumuna razı olmalıdır

