28 Şubat Süreci ve Yeni Asya

Şubat ayı seminer konumuz “28 Şubat ve Yeni Asya’nın duruşu” üzerineydi. Konuşmacımız, yarım asra yakın basın camiasında önemli bir yeri olan ve bütün ihtilâl, muhtıra ve post modern darbe süreçlerini yaşayan Mehmet Kutlular Ağabeydi. Bu konuları ondan dinlemenin elbette ayrı bir yeri ve önemi vardı.

Asya Nur Kültür Merkezinin konferans salonu hıncahınç doluydu. Bütün dikkatler Kutlular Ağabeye odaklanmıştı. On dört sene evvel gerçekleşen 28 Şubat 1997 darbesi, resmen ordunun hükümete bir müdahalesiydi. Fakat, müteaddit defalar ordunun yaptığı bütün bu ihtilâl ve darbeler, cumhuriyetin yanlış temeller üzerine kurulmasından kaynaklanıyordu. “Ne mutlu Türküm diyene!” sloganında ifâdesini bulan ırkçı bir yaklaşım, başta Kürtler olarak diğer etnik kökenleri küstürmüştü. Osmanlı da Türk’tü, fakat Türkçü değildi. Kırk dört farklı etnik kökeni Osmanlılık adı altında birleştiriyor, İslâm dini ortak kimliğinde kardeş yapıyor, farklı dinlere mensup olanlara da alabildiğine din hürriyeti tanıyordu.

Cumhuriyeti kuran irâde, kendi ırkçılığını göz ardı ederek, ırka dayalı bölücülüğü en büyük tehlike gördüğü gibi, irtica adı altında din ve dindarları da onun gibi büyük tehlike olarak görüyordu. Devletin demir yumruğu her zaman bu iki tehlikeyi ezmek için olanca gücüyle kullanıldı. Suçlu suçsuz ayrımı yapılmadan yüz binlerce insan imha edildi. İstiklâl Mahkemelerinde çoğu insan önce asıldı, sonra muhakeme edildi. 1950 yılına kadar yapılan zulümler arş-ı âlâyı titretecek boyutlara ulaştı. Camiler depo ve ahır yapıldı. Kur’ân-ı Kerimler toplatılıp yakıldı. Kur’ân öğretmek ve öğrenmek suç sayıldı. Okullardan din dersleri kaldırıldı. Köy Enstitülerinden yetişen öğretmenler tarafından, dinden uzak bir nesil yetiştirilmeye çalışıldı. Lâiklik denilen şey, âdetâ dini yok etme aracı olarak kullanıldı.

1922 Kasım ayında müteaddit davetler üzerine Meclis’e gelen Bediüzzaman Hazretleri, Mustafa Kemal ile yaptığı görüşmelerde tehlikenin nereden geldiğini görmüştü. Reis odasında yaptığı konuşmayla onu yanlışından vazgeçirmeye çalıştı ve ciddî anlamda sarstı. Fakat, karşısında belli bir karakter ve kendisini maksadına âlet etmek için her türlü cazip teklifi yapan bir adam görünce, Ankara’yı terk etti ve Van vilâyetinde inzivaya çekildi. Şeyh Said isyanını bahane yapan hâkim irâde, hiçbir ilgisi olmadığı ve mâsum olduğu halde Bediüzzaman’ı da Batı Anadolu’ya sürgün etti. Fakat, Üstad hiç boş durmadı. Dokuz seneye yakın kaldığı Barla Nahiyesinde, fen ve felsefeden gelen dehşetli bir dinsizlik cereyanına karşı mânevî bir sed oluşturan, Risâle-i Nur adını verdiği tefsirini yazmaya muvaffak oldu. Dinsizliğin, masonluğun ve komünizmin bel kemiğini kırdı. Ancak bu hizmeti, hâkim güç tarafından nefret ve ihanetle karşılandı. Eskişehir, Denizli ve Afyon mahkemelerinde, kesin idam emriyle yargılandı. Sonunda adalet yerini buldu ve berat kararı verildi.

14 Mayıs 1950 tarihinde yapılan genel seçimlerde, büyük bir ekseriyetle Demokrat Parti iktidara geldi. Bediüzzaman Hazretlerinin İslâm kahramanı dediği merhum Adnan Menderes, ezanı aslıyla okutulması kanununu ilk celsede çıkarttı. İmam Hatip Okulları, İslâm Enstitüleri, İlâhiyat Fakülteleri açılırken, okullara mecburî din dersleri koydurttu. Nur Risâleleri matbaalarda basılmaya başlandı. Kur’ân kurslarının ülkenin her tarafında açılmasına imkân tanındı. Mânevî alanda bu hizmetler yapılırken, ülke bir baştan diğerine şantiye haline geldi. Yollar, barajlar, fabrikalar, okullar, köprüler inşâ edildi. Fakat, Kemalizm adına hareket ettiğini söyleyen güç merkezleri, bu müsbet gidişata on sene dayanabildiler. 27 Mayıs İhtilâliyle milletin seçtiği vekiller Yassıada’ya sevk edildiler. Merhum Menderes ve iki bakanı zulmen asılarak şehit edildi. 12 Mart 1971 Muhtırasını verenler, on sene sonra 12 Eylül 1980 ihtilâliyle siyaset dünyasını harabeye çevirdiler. En son 28 Şubat 1997 post modern darbesiyle, elden gidiyor dedikleri Atatürkçülüğü ihya etmeye çalışan güç odakları, İmam Hatip Okullarının orta kısmını kaldırıp, Kur’ân öğrenme yaşını on ikiye çıkardılar. Başörtüsü yasağını İmam Hatip okullarına kadar yaygınlaştırdılar. Kamusal alan ucûbesiyle, din ve dindarlara hayatı yaşanmaz hâle getirmeye çalıştılar.

Bütün bu ihtilâl ve darbe süreçlerinde Yeni Asya olarak bizler hep dik durduk. Hakkın hatırını her zaman yüce tuttuk. Hâkim güçlere boyun eğmedik. Bu yüzden 470 gün kapatılan Yeni Asya, basın camiasında bir rekor kırdı. 28 Şubat’ta bir ay daha kapatıldık. Ama, biz yeni bir gazete çıkararak yine yolumuza devam ettik. “Deprem İlâhi bir îkazdır” dediğimiz için 276 gün hapis yattık. Fakat yılmadık. Hakta sebat etmekten vazgeçmedik. Cumhuriyet tarihinde eğilmeyen iki baş vardı. Biri Ağrı Dağının, diğeri de Bediüzzaman Hazretlerinin başı. Biz haklı olduğumuz her meselede Üstadımızı tâkip ettik. Cemaatimiz adına başımızı hep dik tuttuk ve eğilmedik. Bunun için Allah’a ne kadar şükretsek yine de azdır.

Heyecanla yapılan konuşma salondaki kalabalık kitleyi coşturmuştu. Haklı dâvâmızda nâşir-i efkârlığımızı yapan Yeni Asya gazetesiyle bir daha iftihar ettik. Seminer sonu kucaklaşmalarla bayram yerine dönen Ankara’nın Pursaklar ilçesindeki Asya Nur Kültür Merkezi, müstesna gecelerinden birisini daha yaşamıştı.

COMMENTS

  • <cite class="fn">nur muhammed</cite>

    allah yolunuzu her daim acık etsın biz bu dine sarılırsak allah bizi tek basımıza bırakmaz buna inancım tam.

Comments are closed.