Sevgili Peygamberimizin tevazuu

Bütün âlemlerin yaratılış sebebi ve Kâinatın Efendisi olan Sevgili Peygamberimiz (asm), insanlar içinde en alçakgönüllü ve en tevazu ehli olanıydı.
Ümmetine her cihette örnek olan o Kudsî Elçi (asm), kul veya kral bir peygamber olmak arasında serbest bırakıldı da, o kul bir peygamber olarak kalmayı tercih etti ve ümmetine de mütevazı olmayı emretti.
Tevazu ile ilgili birçok hadis-i şerifler vardır. Onlardan bazıları şunlardır: “Allah birbirinize karşı mütevazı davranmanızı bana vahiyle emretti. Öyle ki, hiç kimse kimseye karşı övünmeyecek ve hiç kimse kimseye zulmetmeyecek.” “Allah beni cömert ve mütevazı bir kul olarak yarattı. Beni kibirli, inatçı ve hakkı bile bile çiğneyen bir kimse yapmadı.” “Kişinin sohbet toplantılarında aşağılarda oturmaya gönlünün razı olması Allah için tevazuundandır.” “Tevazu kulun ancak şerefini arttırır. Öyleyse mütevazı olun ki, Allah sizi yükseltsin. Affetmek de kulun ancak izzetini arttırır. Öyleyse affediniz ki, Allah da sizi aziz kılsın.” “Kim mütevazı olursa, Allah onu insanlar nezdinde yüceltir.” “İnsanların kalbinden ilk kaldırılacak şey, Allah’a karşı kalbin korku ve tevazusudur.”
Hadis kitaplarında daha bunlar gibi tevazu ile alâkalı nice hadisler mevcuttur. Mütevazı olmayı ümmetine emreden Sevgili Peygamberimiz (asm) evinde elbisesini diker, ayakkabılarını tamir ederdi ve “Ben kulun yediği gibi yer, oturduğu gibi otururum.”derdi. Kendisine gelen bir elçinin onun haşyetinden dolayı titremesine karşı “Ben kral değilim. Ancak kuru bir ekmek ve kuru bir et parçası yiyen bir kadının çocuğuyum.” diyerek onu sakinleştirmesi ne kadar tevazu ehli olduğunu gösterir.
Yine bir gün Mescid-i Nebevîye bir elçi geldi. O sırada Sevgili Peygamberimiz (asm) Sahabe-i Kirama su dağıtıyordu. Elçi sordu “Bu kavmin efendisi kimdir?” Resul-ü Ekrem (asm) cevap verdi “Kavmin efendisi, ona hizmet edendir.” Böylece fiilî olarak, bir milleti yönetenlerin, o millete efendilik taslamak değil, hizmetkârlık yapmakla yükümlü olduklarını ders veriyordu. Bu hakikate dayanarak Bediüzzaman Hazretleri “Demokratlık, hürriyet-i vicdan İslâm’ın bu kanunun-u esasisine dayanarak devam edebileceğini söylüyordu. Sahabe-i Kiram ve Tabiin dönemleri, tevazuun hâkim olduğu ve adı konmamış dindar bir demokratlığın yaşandığı saadetli yıllardı. Ne zaman dört halife döneminden sonra yönetim ısırıcı zalim bir saltanata dönüştü, tevazu da mazide kaldı.
Tahkiki iman dersleriyle Asr-ı Saadetle asr-ı âhir arasında bir ilim ve irfan köprüsü kuran ve Asr-ı Saadet modelini asrımıza taşıyan Bediüzzaman Hazretleri de tevazuun zirvesindeydi. Âhirzaman müceddidi kimliğiyle Mehdiyet vazifesini icra ettiği halde, ehl-i dünyaya karşı izzet-i İslâmiyeyi korumakla birlikte, ehl-i imana karşı vefat edene kadar tevazuunu en zirve noktada muhafaza etti. Talebelerinden her vesileyle duâ istedi. “Duânıza muhtaç hasta kardeşiniz Said Nursî.”diye mektuplarını bitirdi. “Ben de, sizin gibi Risale-i Nur’un bir talebesiyim.” dedi.
1950 yılından sonra henüz Risaleler matbaalarda basılmayıp el yazmasıyla çoğaltılırken, Isparta’daki evinin üst katından elinde çay tepsisiyle Üstadın merdivenlerden aşağı indiği görülür. Hemen hizmetkârları elinden tepsiyi almak için koşarlar. “Aman Üstadım! Siz zahmet buyurmayın.” derler. “Kardaşlarım! Siz şu anda dinimiz için büyük bir hizmetle meşgulsünüz. Size hizmet etmek benim hakkım. Siz yazmaya devam edin. Ben çayları dağıtırım.” diye tepsiyi vermez, kendisi dağıtır.
Bediüzzaman Hazretleri hayatının her alanında ve her safhasında Kâinatın Efendisini (asm) takip etti. İman hakikatlerini ispat ve izah, Sünnet-i Seniyyeyi ihya ve icra onun hayatının gayesi ve fıtratının neticesi oldu. Risale-i Nur’un hakikî ve sadık talebeleri de aynı yolu tercih etti. Dünya hayatının her türlü dağdağa ve sıkıntıları, çile ve zahmetleri onları bu yoldan döndüremedi. Musîbetlerin çeşitliliği, onlara musıkînin nağmeleri gibi geldi. Ehl-i dünyaya karşı izzet-i İslâmiyeyi muhafaza ederken, birbirlerine ve sair ehl-i imana karşı tevazu kanatlarını gerdiler. Bu yol, sahabe yoludur ve Nur mesleğinin de önemli esaslarındandır.